4 Eylül 2009 Cuma

Bölüm 1 - Görev

Parmaklarını birbirine kenetleyen Hami yaklaşık iki saattir toprak evin çatısında iki büklüm vaziyette beklemekteydi. Gecenin serinlettiği havaya karşın sabırla kurbanının evden çıkmasını bekliyordu. 

Tahminine göre çok kısa bir süresi kalmıştı. Müezzin evinden çıkacak ve sabah ezanını okumak için camiye gidecekti. Hami bir hafta boyunca bu müezzini izlemiş ve görevinin gerçekleşeceği en uygun zamanı kollamıştı. Bu gece ezan okunmayacaktı.

Evden gelen sesler üzerine doğrulan ve çatıdan aşağıya atlamaya hazırlanan Hami, kendisini rahatlatmak için bir elini belinde taşıdığı hançerine götürdü. Kurbanı evden çıkmak üzereydi ve Hami, Allah için görevini başarıyla yerine getirecekti. 

Kapı açıldı ve Hami bir kadının, bir erkekle birşeyler konuştuğunu duydu. Bu anı fırsat bilerek evin arka tarafından yavaş ve sessiz bir şekilde yere atladı. Evin köşesine doğru ses çıkartmadan yürürken kapının kapandığını duydu. Müezzin camiye doğru yola koyulmuş olmalıydı. 

Hami rahat ama dikkatli şekilde adamın arkasından yürüyordu. İnce yapılı bir adamdı. Yürüyüşü hızlı olmasına karşın dört beş ev sonra ona ulaşabileceğini biliyordu. Hançerini belinden çıkarttı ve sağ eliyle kavradı. Artık ikisinin arasında iki, üç adımlık mesafe kalmıştı. Hami saldırmak için hazırlandı ve kurbanına doğru koşmaya başladı. Müezzin sesi duyup arkasına döneceği sırada zıpladı ve aradaki mesafeyi kapattı.

Hançer göz açıp kapayana kadar müezzinin şah damarını parçalamış ve kurbanının kanıyla kutsanmıştı. Hami yavaşça kurbanını yere bıraktı. Müezzin boynundan kanlar fışkırıp yerde titremeye devam ederken Hami, o ölene kadar kıpırdamadan bekledi. Dakikalar sonra kurbanın ruhu bedenini terk etmiş ve Hami'nin görevi sona ermişti.

Hami hançerini kurbanın giysisine sildikten sonra yeni günle birlikte aydınlanmaya başlayan sokaklara daldı. Horasan yeni yeni uyanıyordu. Sabah ezanını bekleyen insanların hazırlıklarını duyan Hami, yıkık bir evin önüne bağladığı atını çözdü ve Alamut Kalesi'ne doğru yola koyuldu.

Kaleye çıkan patikalara geldiğinde heyecan ve sabırsızlık tüm vücudunun ürpermesine neden oldu. Çok az kalmıştı. Nihayet uzun zamandan sonra tekrar cennete ulaşacaktı. Dağın yaşlı adamı ona söz vermişt. Bir anlığına gözlerini kapadı ve cenetten hatırladığı sahneleri gözünün önüne getirdi.

Binlerce,milyonlarca fersah uzanan yemyeşil ve sayısız çiçeklerle bezeli bahçeler... Başka hiçbir yerde rastlamadığı meyvalar ve yağları insanı büyüleyici kokular çıkartan taptaze etler...

Karnının acıktığını hisseden Hami,başka şeyler düşünmeye çalıştı. Bahçelerin güzelliğini düşündükçe içine bir rahatlama yayılıyor ve Tanrı ile Dağın Yaşlı Adamı'na dualar etmeye başlıyordu. İşte o zaman huzur ve mutluluk bedeninin her yanını sarıyordu.

Kalenin girişini gördüğünde bütün bu düşüncelerin içinde kaybolmuş olan Hami,görevini başarıyla gerçekleştirmiş olmasından dolayı gururla gülümsüyordu. Dağ'ın Yaşlı Adamı'nın kendisine buyurduğu gibi gitmiş ve zavallı insanların beynini yıkayan sünni müezzinin hayatına son vermişti. Artık Allah'ın o şeytanı cehennemine hapsedeceğinden emin ve buna yardımcı olabildiği için mutluydu.

Kalenin girişinde atından indi ve onunla birlikte ahıra doğru yürüdü. Öğrenci çocuklardan birisi hemen koşup atını aldıve Hami'nin önünde saygıyla eğilerek atını temizlemek ve beslemek üzere ahıra soktu.

Yıllar önce kendisinin öğrenci olduğu zamanlar aklına gelen Hami,çocuğa gitmeden önce hafif bir tebessümde bulundu. Öğrenciliğin ne kadar zor olduğunu hatırlayan Hami çocuk için dua etti.

Öğrenciliği sırasında tüm öğrenciler, bir gün içinde hem kitap okuyor, hem silah eğitimi alıyor, hem de kalenin bakım işleriyle uğraşıyorlardı. Bunları yapmadıkları zaman Allah'ın cennetini onlara açmayacağını biliyorlardı. Bu yüzden de yıllarca canla başla çalışmıştı. İyi bir öğrenci olmuş ve genç yaşta cennete girebilmişti.

Yıllar sonra vakti geldiğinde de ilk görevini başarıyla gerçekleştirmişti. Hançeri ilk defa bir insanın canını aldığında ilk başta ürpermiş olsa da artık onu etkilemiyor ve Allah'ın yolunda yürüyüp,cenneti tekrar görebilmesi için görevlerini büyük bir soğukkanlılıkla gerçekleştiriyordu.

Hami talim alanının önünden geçerken gülümseyere birbirlerine tahta kılıçlar ve hançerlerle saldıran öğrencileri izledi. Tam yoluna devam edecekken adının seslenilmesiyle arkasını döndü. Kendisi gibi bir fedai olan arkadaşı Ali gülümseyerek Hami'ye doğru yürüyordu.

- Uzun bir göreve gittiğini duymuştum.

   Hami omzunu silkmekle yetindi.

- Allah'ın ve davanın yolunda basit bir görev. Sen neler yaptın?

Gülümsemesi sırıtışa dönüşen Ali, nefesi hızlanarak cevapladı.

- Cennete gittim kardeşim. Sonunda Dağın Yaşlı Adamı beni cennetelayık gördü.

Kendisinden 1 yaş küçük olan Ali, ilk görevini yapmış olmalıydı. Aklına iki yıl önce 20 yaşındayken aldığı ilk görev ve ardından cenneti ilk defa tadışı geldi. Cenneti düşününce içine bir zevk dalgası yayılan Hami, arkadaşının anlattıklarına konsantre olmaya çalıştı.

- İnanılmaz bir duyguydu.Binlerce huri,içebileceğin kadar şerbet ve şarap, tıpkı bize Kur-an'da vaat edildiği gibi.

Arkadaşı yanından ayrıldıktan sonra beyaz giysisini ve kırmızı kemerini düzelten Hami, görkemli binanın girişine doğru yürümeye başladı. Girişte kendisini iki fedai karşıladı.Fedailer Hami'nin kaleye girebilmesi için yana çekildiler.

Hami heyecandan Yaşlı Adam'ın kulesine giden yolda merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu. Artık kafasında cennetten başka düşünce kalmamıştı. Dakikalar sonra Yaşlı Adam'ın kapısındaydı.

Kapıda iki fedai duruyordu. Hami onlara yaklaşıp, Dağın Yaşlı Adamı'nı görmek istediğini ve kendisine verilen görevi tamamladığını söyledi. Fedailerden birisi içeriye girdi ve hemen ardından geri gelip, Yaşlı Adam'ın kendisini beklediğini Hami'ye iletti. Hami de fedaileri selamlayıp içeri girdi.

Dağın Yaşlı Adamı,yakışıklı suratı, uzun temiz siyah sakalı ve dik, kendinden emin duruşuyla gerçek bir lider havası veriyordu. Uzun, beyaz - yeşil cüppesini kırmızı bir kemerle bağlamış,kafasına yeşil bir sarık takmıştı.

Hami içeriye girdiği anda yerlere kadar eğildi ve Yaşlı Adam kalkmasını söyleyene kadar yerde kaldı.

- Demek insanların beyinlerini yıkayan sünni müezzini öldürdün.

Hami birşey demeden hafifçe başını salladı.

- Allah bu hizmetlerinin karşılığında seni onurlandıracaktır.

Yaşlı Adam gidip bir dolaptan kırmızı bir şişe ve bir kadeh aldı. Şişenin içindeki sıvıyı kadehe dikkatlice doldurup genç fedaiye uzattı.

- Allah'ın koruması senin üzerinde olsun.

Hami aynı dileği Yaşlı Adam için diledi ve kadehi kafasına dikti. İçki bir anda vücuduna sıcaklık yaymaya başladı.Ayak parmakları uyuşurken düşünceleri yavaşlamaya ve görüşü değişmeye başladı. Uzaklardan bir kartalın çığlığı bedeninin titremesine neden oldu. Yaşlı Adam kendisinden gittikçe uzaklaşırken pencerenin dışında süzülmekte olan kartal da bir o kadar yaklaşıyordu.

Görüntü bir süre sonra sadece kartala odaklandı. Onunla birlikte dağların yamaçlarında, vadilerin üstünde uçuyordu. Arada bir avlanabilmek için alçalıyor, avını gözüne kestirdiğinde ani bir dalış yapıp, pençelerini avının sırtına geçiriyor ve onunla birlikte gökyüzüne doğru havalanıyordu.

Görüntü tekrar değişmeye başladı. Kartal iyice uzaklaşmış, göklerde süzülen bir çizgi halini almıştı. Beceriksizce etrafına bakınan Hami, coşkuyla gülümsüyordu. Olmuştu. Başarmıştı. Allah ona sonunda cennetini bir kez daha açmıştı.

Yanındaki yarıçıplak kızlara, yemyeşil bahçeye ve nargilenin dumanına baktı ve zevkle içinin burkulduğunu hissetti. Bir yandan kızlara ilgi gösterirken, bir yandan da nargilesini içiyor, dumanlar havaya dağılırken zevkten başı dönüyordu.

İçinden tekrar tekrar Allah'a dua etti. Şarabından aldığı her yudumda içinde mutluluk patlamaları yaşıyordu. Nihayet bu zevk buhranları ve baş dönmeleri arasında uykuya daldı.

Hami'nin bulunduğu oda sıcak ve rahattı. Eğitimi boyunca bu odada kalmış ve göreve gitmediği zamanlarda da bu odada yaşamıştı. Şimdi yine aynı odada yatağının üstünde yatıyordu.

Kafasını kaldırıp odayı inceledi. Sade bir yatak, bir giysi dolabı,bir silah dolabı ve bütün yeri kaplayan basit işlemeli değersiz bir halı. Daha fazlasına hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştı. 

Belli belirsiz bir baş ağrısıyla gözlerini ovdu. Ne olmuştu? Tam olarak hatırlayamıyordu. Bunları düşünürken görüntüler bir anda beynine hücum etti. Cennete gitmişti. Düşüncesi bile karnında garip bir hareketlenme yaşamasına yetiyordu.

Yüzünde aptalca bir sırıtışla öğrencinin birisinin bıraktığı tastan yüzüne ve boynuna su çarptı. Sersem gibiydi. Kafasını çevirip pencereden dışarı baktı, havaya göre öğlen olmak üzereydi.Birkaç saat içinde Dağın Yaşlı Adamı'nı görmeye gitmesi gerekiyordu. Allah'a bir kez daha şükredip, giysilerini karıştırmaya koyuldu.

Hazırladıktan sonra gayriihtiyari elini sakalına götürdü,iyice düzensiz ve bakımsız bir hal almıştı. Çıkmadan önce sakalını taramaya karar verdi. Bu zamana kadar uzun ve gür çıkan simsiyah sakalıyla hep gurur duymuştu. Allah'ın kendisini eksiksiz yarattığını biliyor ve bu yüzden O'na her zaman şükrediyordu. Hami bu düşüncelerle odasını terkedip, kalenin karmakarışık koridorlarına daldı.

1128,Bahar

Alamut

Buzurg Humid yorgunlukla sakalını sıvazlıyordu. Okuduğu kitabı işaretleyip yerine kaldırdı. Binlerce kitap bulunan bu kütüphane gözünü korkutuyordu. Ancak , Hassan Sabbah okuduysa o da okumalıydı. O'na karşı çok büyük bir saygı besliyordu Buzurg. Rahmetli bütün bu kitapları okumuştu. Ne yüce bir insandı Hassan. Altmış sekiz yaşında Allah onu yanına çağırmıştı. Cennetinde ona bir yer açmıştı. İşte o günden beri Buzurg,Dağın Yaşlı Adamı olarak anılıyordu.İsmaililer'in yeni lideri, Hassan'ın halefi.

Hasan kendisine bu yolda yapması gerekenleri ve cennetin sırrını açıkladığında bir saniye bile aldatıldığını düşünmemiş, tam tersine şeyhine olan bağlılığı daha da artmıştı. Bu yolu çizenin Allah oduğunu biliyordu artık. Bundan böyle kendisi de elinden geldiğince bu yola hizmet edecekti.

Buzurg, Allah'a bir kez içinden dua etti ve yeni bir kitap alarak masasına oturdu. Kapı çaldığı sırada daha kapağını açmamıştı bile. Yorgun gözlerini ovuşturarak kapıdakine girmesi için seslendi.

İçeriye genç bir asker girip Buzurg Hamid'in önünde saygıyla eğildi.

- Şeyhim, beklediğiniz fedai geldiler.

Buzurg derin bir nefes alarak içeri çağırmasını buyurdu. Asker dışarı çıkıp, Hami'ye içeri girebileceğini söyledi. Hami yavaşça içeri girdi ve Buzurg'un önünde saygıyla eğildi.

- Şeyhim ,Allahın rızası hep sizinle olsun!

Buzurg yavaşça ayağa kalktı, elleriyle cüppesinin eteğini düzelttikten sonra Hami'nin önüne kadar yürüdü.

- Hoş geldin, fedai. Bu zamana kadar sana verilen bütün görevleri başarıyla yerine getirdin. Bütün İsmaili gençleri için örnek oldun. Seninle gurur duyuyorum.

Buzurg sakalını düşünceli düşünceli kaşıdıktan sonra devam etti:

- Keşke diğerleri de senin kadar başarılı olabilse. Herneyse sana yeni bir görevim var.

Hami yavaşça kafasını kaldırdı ve şeyhinin söyleyeceklerini dikkatle dinlemeye başladı.

- Akka valisi Hasan'ın evine sızacaksın. Uzun bir süredir bize karşı propaganda yapıyor. Ancak, onu öldürmemiz bizim işimize gelmiyor. Sultan'ın uzaktan akrabası ve sarayda sözü geçen birisi. Onu kontrolümüz altına almak bizim için daha yararlı. Bu nedenle Akka'ya gidip onun evinde çalışmaya başlayacaksın. İki sene içinde konumunu valiye yakınlaştır. Sana düzenli olarak göndereceğimiz ilaçları bir şekilde ona içir. Bir süre sonra senin kuklan haline gelecek ve sen de ona bizim istediklerimizi söyleteceksin. 

Şeyh masasından bir mektup aldı:

- Bu mektubu Akka'ya gidince tarikat liderimize götür. O sana gerekenleri sağlayacaktır. Elini çabuk tut ve unutma, sen davamız için savaştıkça, cennetin kapıları sana hep açık kalacaktır. Şeyh mektupları Hami'ye verdikten sonra yavaşça arkasını döndü : 

- Şimdi beni yalnız bırak.

Hami yavaşça başını kaldırdı ve şeyhine şükranlarını sunduktan sonra doğruldu. Bir an birşey söyleyecek gibi olduktan sonra şeyhin odasından ayrıldı.

Dakikalar sonra Hami dolambaçlı koridorlardan kaledeki odasına yürüdü. Kapısını açtığında burnuna gelen sıcak yemek kokusu gülümsemesine neden oldu. Öğrenciler çoktan yemeğini bırakmış ve çarşaflarını değiştirmişlerdi. 

Hami yemeğini yemek için yere hazırlanan portatif masaya oturduğu sırada bardağının yanındaki notu gördü. Ağzına aldığı ilk lokma et yemeğini yuttuktan sonra katlanmış notu açıp okumaya başladı.

" Kardeşim,

Seninle konuşmam lazım. Hava kararınca talim alanının köşesindeki çeşmeye gel.

                                                                                                                              Ali "

Hami biraz endişe ile kağıdı yerine koyup yemeğine devam etti. Bitirdikten sonra ellerini öğrencilerden birisinin bıraktığı ıslak beze sildi ve tabağını ,yemeğini bitirdiğini belirtmek için kapının dışına bıraktı. Böylece öğrencilerden birisi gelip masayı kaldırabilecekti.

Hami midesinde biriken gazı yüksek sesle ağzından çıkardıktan sonra günlük antrenmanını yapmak için talim alanına indi. Daha baharın başında olmalarına rağmen güneş insanın derisini kavurmaya başlamıştı. Ve şimdi o güneş tam tepede Hami'ye sırıtıyordu. Talim alanı yakıcı sıcağa rağmen çalışan öğrencilerle doluydu. Tam o sırada Hami'nin gözüne zamanında kendi hocalığını da yapmış olan Ekrem ilişti. Her zamanki gibi elinde altın kabzalı kılıcı öğrencilere emirler yağdırıyordu. Hami elinde olmadan gülümsedi ve kimsenin kendisini rahatsız etmeyeceği bir yer bulup aklından geçirdiği hamleleri çalışmaya başladı. 

Çok uzun süredir toprak alanda talim yapmadığını farketti. Hami dönüşlerde ve hamlelerde yavaşlıyor ve de dengesini kurması ona zaman kaybettiriyordu.

Hami öğrendiği tekniklere hep kendisinden birşeyler katardı. Eskiden hocası ona bu yüzden sık sık ceza verirdi. Ancak yıllar sonra yeteneği sayesinde defalarca ölümden dönecekti.

Yaklaşık 2 saatlik çalışmadan sonra terden sırılsıklam kalan Hami, kalenin hamam kısmına yöneldi. İçeri girerken oniki yaşlarında bir çocuk koşarak geldi ve Hami'ye bir peştemal uzattı. Hamama girmeden önce soyunup beline peştemalı saran Hami, kenardaki tahta terlikleri ayağına geçirdi ve sıcak suların vücuduna erişmesi için yıkanma bölümüne geçti.

Hamam, tıpkı Selçuklu mimarisinde olduğu gibi tek kubbeli ve sekiz yüzlü bir yapıydı. Su dağdan geldikten sonra öğrenciler tarafından kazanlarda kaynatılır ve hamama taşınırdı.

Hami yıkandıktan sonra yemek yemek üzere kalenin yemekhanesine doğru yola koyuldu. Bugün yemeğin odasına gelmeyeceğini biliyordu. Öğrenciler sadece görevden yeni dönen fedailerin yemeğini taşırlardı. Şeyhin yemeğini ise kendi özel askerleri taşırdı.

Yemekhane tıklım tıklımdı. Hami yemeklerle dolu yer masalarından birinin kenarına oturdu ve tabağına yahni doldurmaya başladı. Bitirdikten sonra ellerini öğrencilerin bıraktığı beze sildi ve akşam namazını kılmak üzere kalenin mescidine yöneldi. Namazdan sonra Ali'yi iyice merak etmeye başlayan Hami, talim alanına doğru yola koyuldu. Arkadaşı namaza bile katılmamıştı.

Hami uzun adımlarla kalenin avluya inen merdivenlerini hızlıca indi ve talim alanına çıktı. Gözleri köşedeki çeşmeyi aradı ve görünce ona doğru yürüdü.

Ali etrafta görünmüyordu. Saatler sonra Hami arkadaşı için iyice endişelenmeye  başladı ve odasına doğru koşar adım yola koyuldu. Ali'nin odası kalenin 7. katındaydı.

Hami hışımla odanın bulunduğu koridora döndü ve o anda odanın önündeki kalabalığı gördü. Bu pek hayra alamet bir şey değildi. Koşarak yanlarına gitti.

Hami'nin dikkatini çeken ilk şey, odayı karıştıran iki asker oldu. Sonra gözleri, kendisine bakan Buzurg Hamid'in gözleriyle karşılaştı : " Üzgünüm oğlum. "

Hami yıkılmıştı. Bu iki cümle herşeyi açıklıyordu. Ali ölmüştü. Nasıl olduğunu sormaya dili varmıyordu. Bütün o çocukluk anıları, ilk deneyimleri, herşey gözünün önünden geçiyordu. Ama şimdi sadece karanlık vardı.

Hami uyandığında odasında yerdeki yatağında yatıyordu. Başında ona çeşitli kokular koklatmaya çalışan çocuğu gördü. Olanları hatırlaması birkaç saniyesini aldı. Kardeşi kadar çok sevdiği Ali ölmüştü. 

" Onu gömdüler."

Çocuğun sözleri, dönen odanın etrafında sabitleşmesini sağladı. Başı hala dönüyordu. Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Doğrulurken çocuktan destek aldı. Yarı oturur hale gelince çocuğa dönüp sordu : 

" Nasıl öldü?"

Çocuk başını eğerek cevapladı :

" Odasındaki pencereden düşmüş. Öyle söylerlerken duydum." 

Hami çocuğa teşekkür edip,odasından çıkmasını söyledi. Ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Çocuk odadan çıktıktan sonra zorlukla hakim olduğu gözyaşlarının akmasına izin verdi. Hami en yakın arkadaşının ölümünü hiçbir zaman kabullenemeyecekti.

118, Bahar

Alamut

- Hadi, Hami,çak suratının ortasına , kır burnunu ! 

- Yapabilirsin, tekmeni kullan.

Bu tezahuratlar dersten sonra çıkan bir tartışmanın karşı karşıya getirdiği Hami ve Ali'ye yapılıyordu. Çocuklar bir anda kendilerini kimin daha güçlü olduğunu gösterecek bir kavganın ortasında bulmuşlardı. Hami ileride düşündüğü zaman neden kavga ettiklerini hiç hatırlayamayacak olsa da bu kavganın önemi belleğinden asla silinmeyecekti.

Ali cüsse olarak Hami'den daha iri ve güçlüydü. Doğal olarak da izleyen bütün çocuklar Ali'nin kazanacağına emindi. Şimdilik sadece ortadaki eğlenceye konsantre olmuş, ilk yumruğun atılmasını bekliyorlardı. 

Hami içgüdüsel olarak Ali'den çekiniyordu. Yapabileceği hamleleri düşünüp ilk saldırıyı savuşturmak niyetindeydi. Muhtemelen Ali tüm gücüyle sağ yumruğunu suratına doğru savuracak, bunu yaparken de hareketleri Hami'ye göre daha ağır bir hal alıp, Ali'nin solunu savunmasız bırakacaktı. İşte tam o anda saldıracağını hesaplarken bir anda sarsıldı ve gözleri karardı.

Saniyeler sonra gözünü açtığında önce bulanık bir mavilik gördü ve hemen ardından kulaklarında başlayan uğultu ile birlikte keskin bir sancı sol kaşına sıçradı ve şaşkın ama korkulu bir halde etrafını algılamaya çalıştı. Bir an sonra herşey yerine oturduğunda yerde yatmakta olduğunu ve muhtemelen de sol kaşından kanların boşaldığını tahmin etti.

Hami hamleleri hesaplarken, Ali yumruğunu çoktan Hami'nin suratına doğru savurmuştu bile. Hami aptallığına yanarak gözlerini yakan yaşların şakaklarına doğru akmasına izin verdi. 

Görüntü alanına bir anda koca bir karaltı geçti. Yaşlar kim olduğunu seçmesine izin vermiyordu. Silüet onu kollarından tuttu ve ayağa kaldırdı.

Birkaç dakika içinde Ali ile yanyana çeşmenin önünde oturmuş,gülerek Hami'nin kaşını yıkıyorlardı. Kan akışı durmuş, yaranın da çok büyük olmadığı anlaşılmıştı.

İkilinin garip arkadaşlığı işte böyle başlamıştı. Ama şimdi geride sadece Hami'nin Ali'yle olan anıları kalmıştı. En yakın dostu artık bir toprak yığınının altında çürümeye bırakılmıştı.

Hami yaklaşık bir haftadır doğru düzgün yemek yemiyor ve neredeyse hiç uyumuyordu. Zamanının çoğunu tek başına düşünerek geçiriyor,geri kalan zamanında da baygın düşene kadar talim yapıyordu. Gün geçtikçe zayıflamasına rağmen çalışmalarına ara vermiyor ve hiç göstermediği kadar çabayla bu çalışmaları sürdürüyordu.

Arkadaşının ölümünden iki hafta sonra Hami öğrencilerden birisine şeyhe verilmek üzere, içinde kendisine verilen görev doğrultusunda yola çıktığı yazılı olan bir not bıraktı. Ardından atına atlayarak sessiz bir şekilde kaleden ayrıldı.